27 Mayıs 2007 Pazar

Sopa Bile Kismetle

Camide dayak yiyeniniz oldu mu bilemem ama eskilerin " Sopa bile kısmetle" dedikleri gibi bu kısmet bana da
nasip olmuştu yıllar öncesinde. Kimi zaman bu konuya değindiğim de olmuştur ancak derinlemesine yazmamıştım.
Son dönemlerde irticai faaliyetlerin çoğalması, muhalefet partilerinin bangır-bangır bağırmaları ve halkın 14 Nisan'dan daki mitingden sonra Cumhurbaşkanlığı'nın seçimi ve peşinden Genel Kurmay'ın muhtıra niteliğindeki açıklamaları ortalığı iyice gerdi. Hemen ardından geçtiğimiz pazar İstanbul/Çağlayan'daki miting de işin tuzu biberi oldu..
Yıllar öncesinde gazetecilik yaptığım dönemlerde yurtdışında da bulunmuştum. Almanya'da tanıştığım Arap bir arkadaşım olmuştu, Ürdünlü Saddık..Ortak dilimiz Almanca'ydı. O Türkçe bilmiyor, ben Arapça bilmiyordum. Ülkemize bir geldiğinde Antalya dönüşü bir petrol istasyonunda dinlenirken "Bu gün Cuma ben camiye gideceğim" dedi. Oğlum, arabım ben sana nerden cami bulayım? derken oradaçalışanlardan biri yakında bir köy olduğunu yetişebileceğimizi filan söyledi. Hemen gittik abdest alıp camiye girdik. Yaz ayları olduğu için köylü tarlada orda-burda, camide 5-6 kişi var. İmam cemaate dönmüş kuran okuyor, Arabın yanında bir ihtiyar bastonunu yanına uzatmış hocayı dinliyor bu arada huşu için sallanarak gözyaşı döküyordu. Bu Saddık'ın dikkatini çekti. Gerçi hocanın sesi müthişti koyun gibi dinlesek de o sesten etkilenmemek mümkün değildi.
Arap okunanı anladığından yanındaki ihtiyarın ağlamasına bir anlam verememiş olacakki hınzırca gülümsedi ve olumsuz anlamda kafasını sallayınca, ben; "Was machts du?" çektim. Yani napıyorsun anlamında. Sesim biraz duyulur gibi olunca camideki kafalar bize döndü.Biz hocayı dinlemeye devam ettik, bu arada cemaat 20 kişi kadar oldu. .
Çok geçmedi Arap öylesine bir kahkaha koyverdi ki camide ben bile kızdım. İbadet yerinde gülmenin ne kadar ayıp ya da günah olduğu öğretildiğinden o hırsla Saddık'a Almanca verdim veriştirdim..
Vay, sen misin camide Almancakonuşan!.. Ağlayan ihtiyar yanında duran bastonunu kaptığı gibi Saddık'ın kafasına ekleştirdiği gibi baston ortadan bölündü. Elinde kalanıyla Saddık'a vurmaya devam ederken "Camiyi gâvurlar bastı" diye bağırıyordu bir yandan. Eh diğer müslümanlar dururmu! Allah-Lillah aşkına diyen takunyayı kaptığı gibi ikimize birden hücum ettiler. Arabamıza binip köyün dışına çıkasıya kadar aynalı bir sopa yedik köylülerden. Üstelik arabanın da ne camı kaldı ne çerçevesi.. Araba da bizim gibi nasibini aldı, yamuldu..
Köyün dışına çıktığımızda sinirimden Saddık'ı bir posta da ben döveceğim de hâlâ gülmesi yokmu beni iyice tav etmişti. Neden güldüğünü sordum. "Sen" dedi, "Hocanın ne okuduğunu biliyor musun?" "Bilmiyorum" dedim. "Peki, Nisa nedir onu biliyor musun? dedi, yine "Hayır" çektim. "Nisa, kadın demektir Arapça'da" dedi. "Hoca, Nisa Suresi'nin kadınların aybaşı hastalığı ve o hastalık döneminde cinsel ilişkiye girmemelerini, temiz olmalarını filan okuyordu. Bunda ağlayacak ne var?" dedi. Doğrusu haklıydı. Ve o günden bu yana Nisa'nın kadın olduğunu hiç unutmadım, Nisa adını ve koyunun kaval dinlediği gibi Kuran okunurken dinleyenleri gördükçe yediğim eşşek yükü sopa gelir aklıma..

Gönderen Üyemiz : Abdullah YILMAZ GırGır Dergisi Köşe Yazarı

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Doğrusu çok komik ve anlamlı bir yazıydı. Sayın Abdullah Yılmaz'a teşekkür ediyorum.